İnovasyondan mektubunuz var!

Mektubunuz… Pardon e-postanız var!

Malum iş ya da özel hayatımızda e-postanın önemli bir yeri var. Bazılarımıza gün içerisinde onlarca e-posta geliyordur. Gelen e-postalarımızın simgesi olarak bir mektup görülür. Dolayısıyla yazılanlar da bir nevi zarfın içindeki mektubu simgeler. Peki tarihte yazının bulunmasıyla birlikte en önemli iletişimin aracı olan mektubun hikâyesini hiç düşündünüz mü?

Mektup’tan e-posta’ya yazışmanın bir hayli ilginç hatta bir o kadar da keyifli serüvenine yolculuk etmeye ne dersiniz?

Önce neden böyle bir serüveni anlatma ihtiyacı duyduk onu da belirtelim. Biz yola inovasyon farkındalığını arttırmaya, ve hatta Türkiye’de üretilen inovasyon çeşitliliğine katkı vermeye çıktık. Makalelerimizde yer versek dahi, haberlerimize de inovasyon nedir, çeşitleri nelerdir bilgileri de ekleyerek okuyucularımızın inovasyon yolculuğunu zenginleştirmeye çalışıyoruz.

Şimdi kısaca şu bilgiyi başlayıp hikayemize öyle geçelim. Neden zarf görseli e-postanın simgesi oldu anlatacağız. Aslında gayet basit. Toplumlar son 150 yıla kadar benzer bilgileri topluyor ve onları kullanıyordu. İnsanların bilgi birikimleri çok benzerdi. Bugün kullandığımız birçok simge, ürün ya da tasarım geçmişten bir iz taşıyor. İşte bu izler, bu doku insanlar tarafından geçmişten bugüne kullanılmış ve genel kabul görmüşlerdir. Bir simge, bir tasarım ya da yeni bir ürün ortaya koyacağınız zaman insanların genel olarak kabul ettiklerinden yola çıkarsanız başarılı olma şansınız gerçekten çok yükselir.

Dünya bir zamanlar mektup iletişimiyle dönüyordu. Yazının bulunmasıyla beraber haberleşmeyle ilgili ilk bulgular Sümerlerde görülmüştür. “Mektup” kelimesinden Sümer yazıtlarında sıkça bahsedilmektedir. O dönemlerde haberleşmeyi atlı yada yaya haberciler sağlıyordu. Gerçek anlamda düzenli bir posta ve haberleşme teşkilatının başlangıcı ise İran’da kurulan Pers İmparatorluğu zamanında olmuştur. Bu dönemde geniş bir yol sistemi kurulmuştur. Bu yol sistemi üzerinde belirli mesafe aralıklarla “Çarphane” adı verilen konaklama tesisleri imal edilerek, her bir konaklama tesisinden diğerine haber ulaştırmak için de atlı ve yaya postacılardan faydalanılmıştır. Bu düzenli posta teşkilatı Yunanlılarca da benimsenerek, Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu Dönemi’ne kadar devam etmiştir. Büyük İskender Dönemi’nde haberleşmede hızlı koşuculardan da yararlanılmıştır.

Türk Tarihi incelendiğinde, Türk Ulakları hızla giden atlarıyla Kağanların mektuplarını komşu devlet hükümdarlarına götürürken kurultay davetlerini de Türk Beylerine iletmişlerdir. Hun imparatorluğunda haberleşme görevini yürüten atlı ulak ve elçiler, Kağan’a ait güvenirlik nişanesini taşırlardı. Bu nişaneleri göstererek yollarının üzerindeki bütün kabilelerden ücretsiz koruma ve yiyecek temin ederlerdi, böylece mektupların ve haberlerin hızla yerine ulaşması sağlanırdı. Mektuplar, ülke sınırları içerisinde atlı ulaklar, ülke sınırları dışında ise elçiler vasıtasıyla taşınırdı.

Mektuplarda Şifreleme

Mektupların tarih sahnesindeki göz ardı edilemez etkisine bağlı olarak zaman içerisinde özellikle politik sebeplerde sahte mektuplar da ortaya çıkmıştır. Mektup yazarları  bu casusluk oyunları yüzünden yazma sanatının inceliklerinin yanında “gizleme sanıtını” da öğrenmek zorundaydı. İyi bir şifre için gereken üç özellik vardı; “Yazması ve okuması kolay olmalı, deşifre edilmesi imkansız olmalı ve şüphe uyandırmamalı.” Özellikle şüphe uyandırmaması için bir yöntem geliştirilmişti; “İki harfli şifre.” Bu uygulama sayesinde mektup dışarıdan bakıldığında normal görünecek, gerçek anlamı sadece mektubun alıcısı tarafından fark edilebilecekti. Bunun içinde birbirine paralel iki alfabe kullanılması gerekiyordu. Alfabelerden biri hileyi oluşturacak, öteki de anlatılmak istenen gizli mesajı verecekti.

 

Bu hileler bir süre sonra sadece yazı dünyasının bir parçası olmaktan çıkacak sihirbazların illüzyonlarına ve beraberinde salonlara taşınacaktı. Johann Wecker’in 1660 yılında yayınlanan “Eighteen Books of the Secrets of Art and Nature” adlı eserinde; “Yumurta Kabuğunun içine Yazı Yazmanın Yolları”, “Küllü Suyun Gizlediği Harfler Nasıl Ortaya Çıkarılır?” ve “Görünen Harfler Nasıl Gizlenir?” gibi başlıklar yer alıyordu.

Görünmez Mürekkebin Sırrı

Özellikle savaş dönemlerinde haberleşme pek güvenli değildi. Mektuplar okunabilir, şifreler zor da olsa çözülebiliyordu. Bu yüzden gizli bilgi aktarmak isteyenler görünmez mürekkeplere başvurmuşlardır.  Süt, soğan ve özellikle de narenciye suyu kullanılarak yapılan görünmez mürekkepler, gizli bilgilerin alıcısına ulaşmasında tarihte başvurulan yöntemlerden biri olmuştur. Merak edenleriniz internetten biraz araştırırsa, okul yıllarınızdaki deneylerde olduğu gibi evinizde kolayca yapabileceğiniz bir yöntemle görünmez mürekkep elde edebilir.

Edebi tür olarak “Mektup”

Özellikle hikâye ve roman türlerinde kahramanların hayatlarını, ruh hâllerini, duygularını, düşüncelerini daha etkili anlatmak için de zaman zaman mektuplar araç olarak kullanılmıştır. Hatta kahramanların birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan romanlar da vardır. Batı edebiyatında mektubun ilk örneklerini Eski Yunan edebiyatında görüyoruz. Edebi tür olarak ise Latin edebiyatında yaygınlaşmıştır. Burada karşımıza ilk çıkacak isim Cicero. Rönesans sonrası Avrupa ülkelerinde de mektup yaygındır. Fransız edebiyatında bu türün önemli yazarlarından bazıları; Voltaire, Rousseau, Mme de Sevigne… Goethe ‘Genç Werther’in Acıları’nı, Balzac ‘Vadideki Zambak’ı mektup türünde kaleme almıştır.

 

Tiyatro oyunlarında mektupların yer alması da antik çağlara kadar dayanır. Bunu en güçlü örneklerini Shakespeare’in oyunlarında görüyoruz. Mektupların hepsi kendi başına birer otorite, hepsinde kimlikler gizli. Nitekim hem Hamlet’ inde, hem de Romeo ve Juliet’ inde mektuplar sadece haber aracı olmaktan çıkarak adeta kendi başlarına birer karaktere de bürünüyor.

Doğu ve İslâm Kültüründe büyük şahsiyetler bilgiyi, hikmeti, dini ve ahlâki konuları kendilerinden sonra geleceklere mektuplarla aktarmışlardır. Hz. İmam-ı Rabbani bu yolla Mektubât adlı zengin eserini bırakmıştır.

Türk Edebiyatı’nda da mektup türünde yazılmış birçok esere rastlarız. Divan Edebiyatı’nda; Fuzuli’nin Şikâyetnamesi bu türün ilk örneğidir. Tanzimat sonrası; Namık Kemal’in “Hususi Mektuplar”ı, Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Ziya’ya Mektuplar”ı kitap haline getirilmiş örneklerdir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ‘Mutallaka’sı, Halide Edip Adıvar’ın “Handan”ı, Reşat Nuri Güntekin’in “Bir Kadın Düşmanı”da Türk edebiyatında mektup şeklinde yazılmış romanlar olarak karşımıza çıkar. Nazım Hikmet ve Piraye Hanım ile Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu çifti gibi tanıdığımız isimlerin bugüne ulaşan aşk mektuplarıyla da en mahrem ve en samimi hallerine şahit oluyoruz.

Satılık Mektuplar

Söylenecekler kağıda dökülürken anlamı daha da derinleştiren mektup; hayatları değiştirir, tarihi yeniden şekillendirir. Adeta birer kanıt niteliğindedir. Devlet adamlarından tutun da, düşünür ve sanatçıların tarihî belge niteliğindeki yazışmalarına, âşıkların sevda hallerinden, kavuşma hayaliyle yazılmış hasret satırlarına kadar birçok sebeple kaleme alınmış mektuplar var.

Albin Schram adındaki Praglı bir tarihçinin eline 1970’lerin başında İsviçre’de yaşarken ailesi tarafından gönderilmiş son derece ilginç bir hediye geçti. Bu hediyeyi ilginç kılan Napolyon tarafından yazılmış bir mektup olmasıydı. Schram bir tarihçi olarak o güne kadar Napolyon’a karşı özel bir ilgi duymamıştı. Fakat bu mektup onda bir şeyleri tetikledi ve bir anda müzayede evlerinde cepleri dolacak bir mektup koleksiyoncusuna dönüştü. Napolyon’un evliliklerinden önce Josephine’e yazdığı bu mektubun 1973 yılında Londra’daki bir müzayede’de ortalama ederi 30.000 ile 50.000 pound arasındayken daha sonralarında 276.000 pound’a kadar alıcı buldu.

Albin Schram 2005 yılında öldüğünde geriye; Aleksandr Puşkin’den, Churchill ve Gandhi’ye, Beethoven ve Tchaikovsky’den, Newton ve Einsten’a, Charlotte Bronte’den pek tabii ki Napolyon’a kadar birçok farklı alanda tanınmış kişiye ait mektupların yer aldığı bir koleksiyonu bırakmıştı.

Posta Ücretine Çözüm“PUL”undu

1840 İngiltere’sinde Posta Merkezi, teslimatlarını son derece hızlı gerçekleştirmeyi başardı. Fakat o döneme kadar uygulanan ödemeyi alıcıdan alma işlemi o denli hızlı işlemiyordu. Bu sıkıntıyla ilgili şikayetler artmaya başlayınca Posta Merkezi’nin müdürü Sir Francis Freeling endişelenmeye başladı. Bu sıkıntılar daha yeni baş göstermişken bir de Freeling’in parlemento’daki rakibi Robert Wallace tarafından posta ücretlerinden elde edilmesi beklenen hasılatlarda düşüşe sebep olduğunu gösteren  sistemdeki yolsuzluklarla ilgili bir kitapçık yayınladı.

Posta ücretini ödenmesine ilişkin başka bir yol bulunmalıydı. Ve çözüm “Pul”undu. Başlarda “etiket” olarak ta adlandırılan “pul” için tasarı yarışması bile yapıldı. 1 Mayıs 1840 tarihinde iki peniye satılmaya başlanan dünya’nın ilk pulu” Penny Black” satışa çıktı. Pul denen kavram ortaya çıkar çıkmaz herkes bir anda pul biriktirmeye başladı. Daha ilk andan itibaren insanlara ilginç gelen bu hobi günümüze kadar gelmeyi de başaracaktı.

Ölü Mektup Ofisi

Posta reformlarıyla birlikte birçok coğrafi noktaya sorunsuz teslimat yapılması sağlanırken adrese gittiğinde alıcısını bulamayan mektuplara ne olacaktı? 1170’lerde Washington DC’dekurulan bir yer karşımıza çıkıyordu: “Ölü Mektup Ofisi”n. Buranın amacı sahipsiz postaları alacak biri çıkana kadar muhafaza etmekti. Fakat aynı zamanda belirsizliklerin ve belki de birilerinin hislerini yaralayacak şeylerin yaşandığı bir yerdi. Sahibiçıkmayan mektuplar burada üç ay saklanır, bu süreden sonra sahibi   çıkmayan mektuplar en kötü son olarak Washington’a gönderilirdi.

New York Times’ın Eylül 1852’deki raporun’da bu hazin sona ilişkin şöyle diyordu: “Şehirsiz bir mekana doğru son yolculuklarına doğru çıkıp, resmi işlemlerin ardından burada yakılıp imha ediliyorlar. Yazarın dışında başka kimsenin bilmediği onca emek, onca acı, mektuplarla beraber yanarak kül oluyor, dumana karışıp son nefesini veriyor.”

Mektubuma Son Verirken…

İşte dünya bir zamanlar bütün halleriyle mektuplarda yaşıyordu. Devlet adamlarından dehalara, edebiyatçılardan askerlere, öğrencilerden sevgililere herkesin duyurmak istediklerini, hislerini barındırıyordu satırlarında. Bazen hiddet kokan sözlerini, bazen en kara sevdalı hallerini. Bazense çocukluk anılarını ya da vatan hasretini…

Bizler tarihe mektuplarda tanıklık ediyoruz. Mektubun hikâyesine doğru çıktığımız bu yolculuktan sonra e-postalarımızı yazarken artık biraz daha fazla düşünür, gönderi zarfımızı açarken belki biraz daha heyecanlanırız ne dersiniz?

Unutmayın mektup önemli bir alışkanlıktı. Şimdi e posta’ya geçtik ve henüz alıştığımız söylenemez. Çok hızla kabullenmemizin nedeni asırlardır süren mektup kültürü olsa da henüz e posta’nın kendi kültürü oturdu diyemeyiz!