Sanatta bitmeyen yenilik: Sanal (Virtual) Müzeler

Sanat ve kültür, bilindiği gibi, tanımlanması zor bu yüzden de onlarca (her biri bir haklılık payı içeren) tanımı olan çelişkili kavramlardır. Bir yandan klasik dediğimiz, değerini asırlarca korumuş olan bir yapıtlar grubu, dünyanın kültürel mirası vardır. Öte yandan çağdaş sanat denilen değişken, öznel, beklenmedik açılarla dolu ele avuca sığmaz bir dünya. Çağdaş kültürün hem öğesi hem de yaratıcısıdır. Peki, inovasyon bunun neresinde, sanat ve kültürle eksenleri hangi noktalarda kesişir, birbirine katkıları nelerdir, bir dirençleri var mıdır? Ben bugün, bakışımızı biraz daraltarak, şu spesifik noktadan bakalım derim.

Teknolojik gelişme ve sanal müzeler

Dünyada kaç tane müze var diye düşündünüz mü hiç? En olmazsa olmazlarını, “Görmeden ölmemeliyim!” dediklerimizi sayarsak en azından 25-30 adeti bulur.

Aklıma ilk gelenlerini yazarak küçük bir deneme yapayım: Öncelikle bu ülkeden çıkmadan Aya Sofya, Sultanahmet, Yerebatan, Kariye, İstanbul Arkeoloji, Topkapı, Dolmabahçe, Zeugma, Göreme var. Louvre, Acropolis, Smithsonian Institution, Hermitage, D’Orsay, Van Gogh, British Museum, Rijksmuseum, Uffizi, Vatikan, Prado, Metropolitan Museum of Art, MoMA, Tate Modern…

Kaldı ki buraya Asya’da bulunanları, ya da doğa, uzay, bilim müzeleri, ya da araba, futbol müzeleri gibi sizin kişisel merakınız olabilecek alandaki müzeleri de dahil etmedim. Buna karşın 20’yi geçti. Tabii çoğu da farklı ülkelerde. Ne yapalım bu durumda? Onları görmek için kendimize şöyle 10-15 yıllık bir süre mi verelim? Emekliliğe mi bırakalım? Yoksa onları hiçbir zaman göremeyeceğimizi baştan kabul mü edelim? Peki ya hareket kapasitemiz sınırlı ise ve başkasının yardımı olmadan odadan bile çıkamıyorsak? Teknolojik inovasyonun özgürleştirici, demokratikleştirici, imkanları eşitleyen özelliği bence tam da bu noktada karşımıza çıkıyor.

Aslında bu hikaye 90’lı yıllarda başladı. Örneğin, üniversite öğrencisi Nicholas Piosh 1994’te Louvre Müzesinin online versiyonunu yarattı. En basit şekliyle söyleyecek olursak sanal müze bir etkileşimli ortamdır. Etkileşimli ortamların çeşitli türleri vardır. Müzenin görsel temsilleri ile 3D teknolojileri kullanarak mekansal bir yer duygusu yeniden yaratılmaktadır. Genellikle görüntüleme için 3D modelleme, VRML (Visual Reality Modelling Language/Sanal Gerçeklik Modelleme Dili) ve X3D (VRML’nin halefi) kullanılır. Onların yanı sıra Kızılötesi reflectografi, X-Ray görüntüleme, 3D lazer tarama, IBMR (Image Based Rendering and Modelling/Görüntü Tabanlı Dönüştürme ve Modelleme)  gibi teknikler de vardır. Avrupa Birliğinde bir grup araştırmacı müze eserlerinin taraması için yeni bir sanal gerçeklik sistemi olan ViHAP3D geliştirilmiştir. Başka bir interaktif üç boyutlu mekansal çevre oluşturma aracı da QTVR’dır.

Tüm bunlar aslında tek bir amaca yönelir: Üç boyutlu mekanda gerçek zamanlı yüksek görüntü kalitesiyle serbestçe hareket etme imkanını sağlamaktır. Bazıları bu açıdan daha başarılıdır, bazıları biraz daha geridedir. Nitekim birçok şey internet hızına ve ekran kalitesine bağlıdır ama sonuç olarak dünyanın öbür ucundaki birçok müzeyi artık bilgisayarınızın başından kalkmadan gezebiliyorsunuz. Buraya bir parantez açmalı, gördüğünüz görüntünün kalitesi nasıl bir ekrandan baktığınızla da alakalıdır. Belki bilgisayar yerine imkanlarınız müsaade ediyorsa bir curved (veya benzeri) tv’den izleyerek sanatın tadına varabilirsiniz.

Nitekim, 2004 yılında sanal müzelerin ziyaretçi sayısı normal ziyaretçi sayısını geçmiştir. Ayrıca bazı müzeler eğitim için hazır ders materyallerini ve sınıf odalarını, araştırma için ise arşivler içermektedir.

“Gerçek müzenin yerini tutmaz”

 

Paris’e gitmeden önce ben de öyle düşünüyordum. Üstelik bu konuda kesin ve nettim. Sonra da Paris’e gittiğimde her normal insan gibi ilk iş olarak Louvre’a koştum. Yine her normal insan gibi Mona Lisa portresini görmek istiyordum. Hayalimde onun önünde dakikalarca durmak, mutlak sessizlik ve huşu içinde tebessümünü izlemek ve kimsenin çözemediği sırrını çözmek istiyorum (dediğim gibi, hayal).

Ne var ki yanına geldiğimde;

  1. portrenin beklediğimden daha küçük olduğunu, dolayısıyla yapmak istediklerimi gerçekleştirmek için epeyce yakınına gelmem gerektiğini farkettim.
  2. Etrafı 15-20 tane V işareti yaparak resim çektiren Japon gençlerle dolu olduğundan bunun kesinlikle imkansız olduğunu gördüm.
  3. Huşu hak getire, oda gürültü açısından sosyete pazarını hatırlatıyordu. Sinirimden resim çekemedim ama bulduğum şu fotoğraf ne demek istediğimi açıklar:

Ertesi sabah, türlü maceralardan geçerek açılış saatlerinde müzeye varabildim ve hemen hemen istediğim koşullarda tabloyu gördüm görmesine de, sonra evde şu linke tıkladım: http://www.louvre.fr/en/oeuvre-notices/mona-lisa-%E2%80%93-portrait-lisa-gherardini-wife-francesco-del-giocondo

Mutlak bir sessizlik ve huşu içinde istediğim kadar baktım, okudum ve düşündüm. Fiziki ve sanal, iki deneyim birleşti ve içimde bir iz bıraktı, bir yaşantı oluşturdu.

Kısaca, bu yazı dizisiyle birkaç sanal müzeyi tanıtacağım. Bu kadar uzun olmayacaklar. Zaten benim yazdıklarımı değil, o sayfalarda  verilen bilgileri okumak çok daha yararlı olacak. Bir de resimlere bakmak tabii.. Evet, aynen, mutlak bir sessizlik ve huşu içinde.